Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok ?

Kategori: Makaleler Tarih:16/05/12 Yorumlar
Etiketler:,

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6

Sözgelimi, sürekli olarak karşılaştığımız şu sorunun ne anlama geldiğini düşünelim (cümlede uygun değişiklikler yapılarak insan davranışlarının neredeyse her alanına uyarlanabilecek bir sorudur bu): “Peki kadınlar erkeklerle gerçekten eşitse, neden hiç büyük kadın sanatçı (ya da besteci, matematikçi, felsefeci…) yok?”

“Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?” Bu soru, kadın sorunu denen meseleyle ilgili hemen bütün tartışmaların arka planında ,suçlayıcı bir biçimde çınlar durur. Fakat feminist “ihtilaf” bağlamındaki bütün öteki sorularda olduğu gibi, bu soru da meselenin niteliğini tahrip ederek sinsice kendi yanıtını verir: “Hiç büyük kadın sanatçı yok çünkü kadınlar büyük olamaz. “Bu tür bir sorunun ardında, basit ya da karmaşık pek çok varsayım bulunmaktadır; penis yerine rahmi olan insanların önemli bir şey yaratabilmesinin olanaksızlığını gösteren, “bilimsel olarak kanıtlanmış” açıklamalardan tutun, bunca yıldır erkeklerle neredeyse eşit konuma gelmiş olan kadınların -hem zaten birçok erkek de bir sürü olanaksızlıkla mücadele ediyor görsel sanatlarda hala nasıl olup da büyük önem taşıyan bir başarı elde etmediklerine şaşırmak gibi görece açık görüşlü yaklaşımlara varıncaya kadar çeşitli tavırlar vardır.
Feministlerin ilk tepkisi, yemi olduğu gibi yutmak ve bu soruyu sorulduğu biçimiyle yanıtlamaya çalışmaktır: Yani, tarih boyunca değerli ya da değeri yeterince bilinmemiş birtakım kadın sanatçıları bulup ortaya çıkartmak; onların ilginç, üretken ama tabii alçakgönüllü yaşamlarını yeniden canlandırmak; unutulmuş çiçek ressamlarını ya da David’in izleyicilerini “yeniden keşfederek” en iyisinin onlar olduğunu kanıtlamaya çalışmak; Berthe Morisot’nun aslında sanıldığı kadar Manet’ye bağımlı olmadığını göstermek – başka bir deyişle, kendisi dışında kimseye ilginç gelmeyen alanının aslında ne kadar önemli olduğu konusunda sürekli kanıt sunmaya çalışan uzman akademisyenin tavrını paylaşmaktır. ister 1858 tarihli Westminster Review’da 2 yayınlanan, kadın sanatçılar konusundaki o pek ateşli makale gibi feminist bakış açısıyla ele alınmış metinler olsun, ister Angelica Kauffmann ve Artemisia Gentileschi3 gibi sanatçılar üzerine daha yakın tarihli akademik araştırmalar olsun, bu tür girişimler hem kadınların başarısı konusunda hem de genel olarak sanat tarihi açısından bizi bilgilendirdikleri için, kayda değer çabalardır. Ama bu çabalar, “Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?” sorusunun ardında yatan kanıları sorgulamak adına hiçbir katkıda bulunmaz. Tam tersine, söz konusu girişimlerde bu soruya yanıt vermeye çalışılırken, sorunun içerdiği olumsuz göndermeler de üstü kapalı olarak pekiştirilmiş olur.
Bu soruyu yanıtlayabilmek için tutulan bir diğer yol, son dönemde birtakım feministlerin yaptığı gibi sorunun temelini hafifçe kaydırarak kadınların sanatı için “büyüklük” olgusunun erkeklerinkinden daha farklı olduğunu öne sürmek, böylelikle, kadınlık durumunun ve deneyimlerinin kendine özgü koşulları üzerine temellenen, hem biçimsel açıdan hem ifadeci değerleri açısından farklı ve ayırt edilebilir bir kadın üslubunun varlığını kanıtlamaya çalışmaktır.

Bu, ilk bakışta, mantıklı gelebilir: Kadınların, ve dolayısıyla kadın sanatçıların, toplum içindeki deneyimleri ve koşulları erkeklerinkinden farklıdır, ve elbette kadınlık deneyimini ifade etmek adına bilinçli olarak bir araya gelen bir grubun ürettiği sanatın üslupsal açıdan bütün kadınlara özgü olmasa da en azından feminist sanat olarak niteleneceği söylenebilir. Fakat yazık ki bu, olasılık dahilinde olmasına karşın henüz gerçekleşmemiştir. Tuna Okulu’nun, Caravaggio’nun ardıllarının, Pont-Aven’de Gauguin’in etrafında toplanan ressamların, Mavi Süvari’nin ya da Kübistlerin belli üslupsal ya da ifadeci değerler bağlamında açıkça tanımlanabilir özelliklere sahip olmalarına karşın, “kadınlık”la ilgili birtakım ortak noktalar, genel olarak kadın sanatçıları bir arada toplamaya yetmez. Mary Elimann’ın Thinking About Women 4 (Kadınlar üstüne Düşünmek) adlı kitabında en yıkıcı, tezatlarla dolu en erkeksi eleştirel klişelere karşı son derece ikna edici bir biçimde ortaya koyduğu gibi, kadın sanatçıların üslupları arasında, kadın yazarlar arasında bağlantı oluşturacak bir ortak payda, bir “kadınlık” paydası söz konusu değildir. Artemisia Gentileschi, Madam Vigee-Lebrun, Angelica Kauffmann, Rosa Bonheur, Berthe Morisot, Suzanne Valadon, Kathe Kollwitz, Barbara Hepworth, Georgia O’Keeffe, Sophie Taeuber-Arp, Helen Frankenthaler, Bridget Riley, Lee Bontecou ya da Louise Nevelson’ın yapıtları arasında, tıpkı Sappho, Marie de France, Jane Austen, Emily Bronte, George Sand, George Eliot, Virgina Woolf, Gertrude Stein, Anais Nin, Emily Dickinson, Sylvia Plath ve Susan Sontag’ın yapıtları arasında olduğu gibi, kadınlık açısından en ufak bağlantı bile söz konusu değildir. Kadın sanatçıların ve yazarların, her koşulda, birbirlerine değil, aynı dönemde yaşadıkları sanatçılara ve yazarlara daha çok yakınlık taşıdıkları ortadadır.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6